14 Kasım 2016 Pazartesi

Başlıksız Yazı


2016 Ocağında yazmışım en son. Yazmaya değer bir şey mi yok, yoksa yazmakla olan ilişkimde mi bir sorun var bilmiyorum. Belki ikisi de var. Belki ikisi de yok. Ankara geçtiğimiz yıl acılarla dolup dolup taştı. Kızılay'a Tunalı'ya inmeye korkar oldu insanlar. Aşıklar için çok kötü olsa gerek. Sevdiğin ile Tunalı Hilmi caddesinde kahve içelemeyen bir Ankara'da, hatıraları eksik kalır insanın. 

Güvenlik en temel ihtiyaçlarımızdan. Yemek içmek kadar elzem. Çiçek çocuk olduğumu ben büklüm sokaktaki evde yaşarken, gezi olayları bahçeme bahçeme dolarken anlamıştım zaten. Nasıl da korkuyordum. Nasıl da korkutuyordu beni tüm taraflar...

Madem aylar sonra, bi aldım klavyeyi elime, bi açtım sayfamı, iki satır yazayım dedim, iki satırla kalsın madem. Güven dolu ilişkilerin ve yaşamların olduğu hayal dünyamın gerçeğe yansımasını çocukların yüzünde gülümse, aşıkların kalbinde çarpıntı, anne babaların gözlerinde huzur olmasını dileyerek...

Hoşça vakitler olsun... 




27 Ocak 2016 Çarşamba

OHH SEFAM OLSUN NE KADAR DA GÜÇSÜZ BİR KADINIM



Şu aşağıdaki yazıyı 1 milyonuncu kez gördükten sonra, bir cevap vermeye karar verdim. Neden cevap veriyorum, çünkü üstüme alınıyorum, çünkü yazıda bahsi geçen zayıf ve güçsüz kadın benim aslında. Neredeyse beni tarif ediyor yani, ve son derece üstten kibirli bir bakışla neler neler söylüyor utanmadan. Ne kadar ayıp, ne kadar ayıp! Neredeyse bütün arkadaşlarım da paylaştılar bu yazıyı, sanıyorum bahsi geçen güçlü kadınları kendileri varsayarak yaptılar bunu. Hadi bakalım, şimdi cevap veriyorum, bir de böyle düşünün şimdi; Aylin Kotil’in yazdığı iddia edilen yerleri koyu renklerle yazıyorum, benim cevaplarım ise açık renkte olacaklar.
GÜÇLÜ KADIN OLMAK MI OLMAMAK MI ?
Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü…
Kendi paramı kendim kazanıyorum, yıllar yılı böyle. Yıllarca yalnız yaşadım, tamirat vb işlerin sadece kadınlar için değil, erkekler için de çok kolay olmadığını, bunun için çalışan insanlar olduğunu biliyorum. Kombi bozulduğunda tamir edecek halim yok!  Ama lamba değiştirebilirim merak etme! Üstelik bu beni güçlü ya da zayıf yapmaz! Faturalarımı otomatik ödeme yapabilirim, güçlü olmak biraz da hayatının düzenini sağlayabilmek değil mi, neden kuyruklarda bekleyeyim ki? Her işi kendim yapmam, zaten yapamayacağımı bilirim, herkesin yükünü üstlenemem, kaldıramam yani ben.  
Aşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler.
Aşkı yaşamam biçimini neye göre ayırıyorsun bilemiyorum, kim hissederek yaşar, kim yaşamaz nasıl bilebiliyorsun ki? Kimin aşkı kimin aşkından daha kutsal olabilir ki! Bütün gün çalışıp yorulduysam, sevgilimle görüşmüyorsam problem çıkarmış mı olurum? Sevgilimin böyle şeylere takılacağını sanmıyorum ben. Sevgilim beni evimden almak mı istiyor dışarıya çıktığımda, bu onun centilmenliğidir, ne de hoş olur!  

Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü. Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın.
Kocam benim en yakın arkadaşım, sırdaşım, dostum. İlk önce onun haberi olur yaşadığım sıkıntıdan, ne yorulur beni dinlemekten ne de acır halime!
Sonra da bir bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür. Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber.
Sonra bir dosttan, eşten, ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden gitmiş erkeğe muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış.
Erkekler çok severler böyle kadınları. Birinin ona muhtaç olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır.
Buradaki nedensellik ilişkisini anlamakta epey güçlük çekiyorum. Anladığım kadarıyla, eşiyle derdini tasanı paylaşmak sorun çıkarmak olduğu için susan güçlü kadınımız, acınmaz,  ve terk edilir! Terk eden erkek de bilir üstelik ne denli güçlü olduğunu kadının! Sonrasında, bu erkek milleti de ne fena ki, kendilerine muhtaç bir kadın bulurlar. ( acınası kadın, muhtaç kadın seven salak erkek filan, paragraf sırf aşağılama dolu, neresinden tutsam bilemedim).
 Ve şimdi geliyor benim üstüme alındığım, neden yahu ben zayıf kadın mıyım dediğim kısma:
Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nerden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler. Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. Akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere. Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar. Huysuzluk da ederler, ama bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen güçlü kadının aksine, hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler. Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler. Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o!

Fatura konusunu söylemiştim, o kolay iş. Yemek alışverişi, evet yapmam, eşim gelirken alır, o taşır.  Taşıyamam ben onca torbayı. Evet çok yorgun oluyorum, işlerim oldukça yoğun, lisans üstü eğitimim var devam ettiğim, spor, kuaför filan oldukça zaman alıyor. Allah sizi inandırsın kuaföre gidecek vaktim olmuyor. E hal böyle olunca akşama yemek yapamıyorum tabi. Nolcak ki, eşim yemek yaparken ben de salatayı yapıyorum, masayı hazırlıyorum. Bazen de çok yorgun olduğumuzdan dışarıdan söylüyoruz evet. Altın tepsi olayını pek anlamadım ama evet ben değerliyim, hepimiz değerliyiz, altın tepsileri hepimiz hak ediyoruz.  Huysuzluk ederim ama muhtaç olduğumdan mı, bu sonuca nasıl varıyorsun? Pek teşekkür etmezler genellemen de ne kadar yanlış! O güçsüz kırılgan bir kadındır diyorsun, o da yetmiyor, kurda kuza yem olur diyorsun! Sen ne diyorsun, bu lafı nasıl ediyorsun! Bu lafı edecek cüreti nereden buluyorsun!

Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar. Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır. Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar...
Senin o bağıra çağıra her yerde ilan ettiğin fedakârlığın seni amma da kutsal yapıyor di mi! Ah zavallı sen, buna rağmen çekmediğin dert tasa yok! Senin derdin bile daha yıpratıcı ötekinden! Ha bu arada değerlisin elbette, ama bunu hissettirmiyor kimse sana, çünkü sen hissetmiyorsun! Senin torba taşımakla, acınmayı beklemekle, tamir yapmakla geçen hayatın karşısında değişiyor birer birer her şey. Aynı kalan sen!  Okumayan yazmayan dünyayı farklı biçimlerde algılamaya çalışmayan sen! Kendin gibi olmayanı anlamayan, aşağılayan, hakaret eden sen! Ah sen! Bilsen, ne kadar değerlisin! Ne kadar bir tanesin! Ne kadar özelsin! Ve ne kadar herkes gibisin!

Kendini sevmekle başlasan, geride kalan her şeyi çok seveceksin, ne kraliçe arı sendromu, ne toplumsal rollerin ağırlığı üzerinde… Kendini sevsen, sevebilsen!  

7 Kasım 2015 Cumartesi

Anlama/ma Yetimiz Üzerine


Eristik Diyalektik

Eristik diyalektik tartışma sanatıdır. Mutlaka haklı çıkmak amacıyla tartışma sanatı... 
Fakat bir tezin objektiktif doğruluğu ile tartışmacı veya dinleyice göre geçerliliği iki ayrı şeydir. Diyalektik bunlardan ikincisi ile ilgilidir. 
Bu nereden ileri gelir? İnsan türünün kötülüğünden! .. 
Aristoteles şöyle bir yol izler; 
Her tartışmanın bir tezi veya problemi ve bunu çözmekle görevli önermeleri vardır. Burada söz konusu olan her zaman kavramlar arasındaki ilişkidir. Bu ilşkiler öncelikle 4 tanedir. Bir kavramın 1. Tanımı, 2. Cinsi , 3. Kendine özgü ayırt edici niteliği 4. kendine özgü veya onu başkalarından ayırt edici olsun ya da olmasın bir özelliği yani nitelemesi aranır. Her tartışmanın problemi bu ilişkilerden birine bağlanır. Diyalektiğin temeli budur. 
- Doğru derindedir! ( demokritos) 


Sadece seçkinler Platoyla birlikte şunları söyler; Çoğunluğun çok görüşü olur. Yani sıtadan insanların kafası saçmalıklarla doludur ve bunları süpürüp temizlemek çok zordur. 
Çünkü kendimize yararı olan ne varsa genellikle akla aykırı görünür. 
Anlama yetimiz yağsız yanan bir lamba değildir, tutkularla beslenir. 

Barış gerçekten daha değerlidir ( voltaire) ...

Schopehaur'un her biri parağraflara bedel o incecik kitabından benim altını çizdiğim etkileyici cümleleri, yaklaşık iki sene evvel okuyup not etmişim. Şimdi yeniden okuduğumda yeniden ilham doldu ruhum. Gayem şehirlerin nezaketten ve uygarlıktan yoksun insanlarını eleştirmekti aslında notlarımı karıştırırken. Neyse ki konudan sapmayacağım,yukarıdaki notlar  hatta beni destekleyecek vurgular içermekte. Fakat öncesinde geçtiğimiz dönem yaptığım tatlı bir kaçamaktan bahsetmek istiyorum. Akşamları fırsat bulduğumda yatay eksende sürekli karşılaştığımız dikey eksen de ise yol göstericimiz olan Siyaset Bilimi Bölümünün  " Aydınlanma" dersine katıldım bir kaç kez. Son derece özgür bir tartışma ortamının bulunduğu bu şahane derste beni son derece etkileyen bir şey oldu. David Hume ile tanıştım! Dersin içerisinde pek anlayamadığım pek çok kavramsal şey dönerken, bir diğer önemli şahanelik olan sevgili hocamız, David Hume'un o şahane sözünü söyledi..."Akıl tutkuların kölesidir!" 
Hala o anı etrafı hareli hatırlıyorum! Tanrım ne güzel bir anlatı!  Anlama yetimiz yağsız yanan bir lamba değildir demiş Schopenhaour da, tutkularla beslenir! 
Gelelim saçmalıklarla dolu kafaları olan sıradan insanlara. Sıradanlar mıdır bu tartışılabilinir fakat  Derinlerde olan doğruların peşine düşmemektedirler çoğu zaman. Tartışma ortamları işte tam da bu noktada kavramsal çöp yığınlarına dönüşür. Notlarımın en başında aktardığım 4 temel özellikten biri olan kendine özgü ayırt edici özellik, bana göre en çok ihmal edilen alandır. Çünkü geniş bir perspektifte görme, analiz edebilme ve muhakeme gerektirir. Kişinin kendi bildiğinin dışına çıkması da bilgeliktir bir bakıma. Ne var ki, önce bilmediğini kabul etmelidir. Matematiksel olanla tinsel olanı ayırt etmesi ancak sonrasında gerçekleşebilecektir.
Tartışma ortamlarından ve aklın tutkuya olan hizmetkarlığından uygar olmayan şehir insanına nasıl geçeceğimizi düşünebilirsiniz. Tartışma ortamlarının karmaşası tam da bir uygarlık eksikliğini yansıtmıyor mu sizce de? Aylar evvel okuduğum ve bir hayli etkilendiğim bir makalede, sorunun şehirleşme sorunu olduğunu haykırıyordu yazar. O haykırmada üstten bir bakış sezdiğim için cımbızlayarak hak verdiğim şeyler oldu, lakin idrakımda adil bir düzlemde, yapısal bir sorun olarak var oldular şehir insanları. 
Uygarlığın tanımını yapmayalım şimdi. Fakat sosyolojik düzlemde nezaketle, kendini başkasının yerine koyma ile, merhamet ve  ahlak ile olan bağını tartışmaya açalım. Uygar insanın tüm bunları öğrenmesi eğitim yolu ile gerçekleşiyor. Bu eğitim  bankacı eğitim modeli ( bkz. Fiere) ile değil, toplumsal süreci içerisne alan aile çevre ilişkileri ve toplumsal kabullerle gerçekleşiyor. Örneğin dolaylı iletişimin toplumda yaygın olması, çocuklarımızın bir ima kültürü ile yaşamasına neden oluyor. Hiç bir şeyi açık ve net anlatamıyor ve bir müddet sonra anlayamıyorlar. Bazıları ise toplumu karşısına alarak açık iletişim kanalları kullanan, öylesine kahraman(!) çocuklar oluyorlar. Bu kahraman çocuklar nezaketsiz, empatiden yoksun, her aklına gelen şeyi söylemeyi açık iletişim zannediyorlar üstelik. Bu her iki davranış biçimindekiler ne yazık ki uygarlıktan oldukça uzakta bir yerde duruyorlar. Onlarla bırakın tartışmayı iletişim kurmak dahi zor ve yorucu oluyor. Genellikle tartışmalarla kavgalarla sosyal sorunlarla süre gelen yaşamlarda etken veyahut edilgen oluyorlar. Sorunun ekseni içesinden bir o yana bir bu yana yuvarlanırlarken...
Uygar insanlar gerçeklik tartışmalarında barışı mı gerçekliği mi savunmalıdırlar? Ne demişti Hukuk Profesörü akrabamız. "Bakın çocuklar, medeniyet bir haklılıklar savaşı değildir! " Uzlaşı, uygar insanın yegane erdemlerinden biridir. O cümleleriniz arasında bir hatayı bulup çekip çıkaran kişi ile o hatayı gördüğü halde siz kırılmayın diye bunu fark ettirmeyen insan arasında fark vardır! Gerçekler de olaylar gibi bağlamından bağımsız düşünülemez. Gerçeklerin gerçekliğini tartışabiliriz, her bir gerçekte farklılaşacaktır elbette. Lakin Gerçekliğin öncelendiği yeri anlamak ile gerçeklik üzerinden ego savaşına girmek arasında fark vardır. Öyle bir an gelir ki gerçeklik uğruna canınızı verirsiniz, ve belki başka bir anda şehir meydanında toplanan onca kişinin karşısında kliseden dileğiniz özür, gerçekliği 700 yıl ötesine taşır, bugüne ilham olur. 
İşte o, tartışmanın hiç bir kavramsal özelliğini umursamayan uygar(!) insanlar , Galileo'nun dönekliğinden bahsedip dururlar. 
Eğitimle meslek sahibi olurlar da, uygar  olamazlar. Otobüslerde bedava seyahet eden yaşlılardan nefret ederler de  kendi yaşlılarının yanında ayaklarını uzatmazlar saygısızlık olmasın diye. Anne baba olmayı kutsallaştırırlar da, hamileyken sigara içmeyi normalleştirirler. Irkçılıktan nefret ederler bir de Kürtlerden, araplardan, zencilerden. Aileye çok önem verirler de akraba istemezler. Din kardeşi olmak isterler de komşuluk yapmak istemezler. El kötü, elalem daha kötüdür. 2 kere 2 yi öğrendi mi yeter, başka hiç bir hesabı kabul etmezler. Okumadan bilirler, okudularsa en çok bilirler. 
Böylelikle bunlarla uzar gider bu liste. Uygar(!)insan içerisinde kaybolur. Tartışma gibi tıpkı, hayatla olan diyaloğundaki tavrı. Köyünün zeki delikanlısı, cevval kızı, en yüksek puanlarla okumaya geldiği şehirde öğreniyor ya her şeyi. Köyündekiler gariban fakat daha uygar yaşarlarken hayatlarını, şehirde bir tartışmanın tarafı oluyor insan. Şehre kendini kabul ettirmenin yegane yolu belki, mutlaka haklı çıkmak için tartışma.
 Tartışmayı yürütmek zor zaanat. 
Kolay gele! 

Çolpan 

Sabaha karşı 03.29

10 Haziran 2015 Çarşamba

SOSYAL POLİTİKA ve AHLAK ?



SOSYAL POLİTİKADA AHLAK SEVİCİLİĞİ / AHLAKININ ÖZÜNÜ KAÇIRMIŞ BİR AHLAK
Çolpan ERDEM YAZICI
Bu çalışmada Kant Ahlakı ve Faydacılık bağlamında sosyal politika bakışı sorgulanacaktır. Lakin öncesinde kısaca sosyal politikanın genel olarak ne ifade ettiğini, hangi dinamikleri taşıdığını tartışmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Sosyal politikayı geniş anlamda sosyal politika ve dar anlamda sosyal politika olarak iki şekilde tanımlamaktayız. Geniş anlamda sosyal politika; sosyal adalet ve sosyal eşitlikle birlikte sosyal refahı sağlamayı amaçlayan, kapsamı sosyal sorunların kapsamı ile paralellik gösteren, ekonomi politikalarına sosyal boyut katma amacında olan ve ekonominin işleyişindeki aksaklıkları düzeltici politikaların oluşmasını sağlayan, bu yanıyla sosyal dengeyi arzulayan hümaniter bir bilim dalıdır. Dar anlamda sosyal politika ise, sanayi devriminin ortaya çıkardığı kötü çalışma koşullarına karşı işçileri ve emeği sermayeye karşı korumak ve bu yolla toplumdaki sınıf çatışmalarını önleyerek toplumun ve devletin varlığını sürdürmesini sağlamaya yönelik uygulamalardır. Sosyal politikaların ortaya çıkışına yol açan ilk olay Fransız ihtilalidir. Sonrasında ise sanayi devrimidir. Yani sosyal politika dar anlamıyla görünürlük kazanmış, direnişin, mücadelenin ve ezilenlerin yani işçi sınıfının yanında durmuştur.
Sosyal politikaların genel özellikleri pek çok kaynağa göre şu şekildedir;
·         Refah seviyesinin yükseltilmesi hedefi,
·         Sosyal barış hedefi ( ayrıştırmak yerine birleştirmek),
·         Sosyal adalet hedefi (eşit fırsat),
·         Sosyal refahın geliştirilmesi hedefi (toplumun bir bütün olarak sahip olduğu refah düzeyi. Sosyal imkânlar ve ekonomik anlamdaki zenginliklerin bütünü).
Bu hedefler insanların ortak iyiliği için ve daha yaşanılabilir bir dünya için gerçekleşmesini arzuladığımız hedeflerdir. Bireyin biricikliği esasından yola çıktığımızda her bir bireyin refahı, mutluluğu, adalete, eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerine erişimi son derece önem arz etmektedir.
Kamu hizmetleri hususu bu tartışmanın da zeminini oluşturacak olan, sosyal politika devlet ikilisinin ilk ilişki kurduğu yerdir. Sosyal politikanın biçimi, kamusal bir nitelikte kendini göstermektedir. Bir başka deyişle sosyal politika DEVLET eliyle yürütülmesi gereken politikalar bütünüdür, kamuya aittir ve yürütücüsü devlettir. Burada devlet deyince,  ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkeler düzeyinde değerlendirildiğinde elbette aklımıza iktidarlar gelmektedir. İktidar ve sosyal politika ilişkisi, ahlaki yoksunluklara rağmen ortak faydalarda buluşabilirler mi?
Ödevime konu olan soru Faydacı Ahlak ve Kant Ahlakı bakımından sosyal politika bakışı iken bana göre asıl soru şudur: Sosyal politika etik zeminlerde inşaa edilebilir mi?
Sosyal politikada faydacı ahlak mı yoksa Kant ahlakı mı benimsenmelidir?
Bu soruların yanıtlarını öncelikle Ahlak ve Etik meselesinin felsefi anlamlarında, sonrasında Faydacı Ahlak (Utilitarizm) ve Kant Ahlakı Geleneklerinde aramaya çalışacağım.
Aslına bakarsanız bana göre, iktidarın yön verdiği ve denetlediği bir sosyal politika tümüyle ahlaksızdır. Neden böyle düşündüğümü ahlak anlayışları üzerinden anlatmayı deneyeceğim.
AHLAK VE ETİK
Ahlak(Moralite): Bireyin, bir halkın, bir toplumsal sınıfın, bir çağın yaşamına egemen olan inanç ve tasarımlar topluluğuna ahlak denir.  Bir toplumda uyulması gereken kurallar bütünüdür.Toplumdan topluma,kültürden kültüre, zamandan zamana değişiklikler gösterir. Göreceli ve özneldir. Bu anlamda ”ahlak” değil “ahlaklar” vardır. Ahlak kuralları “iyi” ve “kötü” nün ne olduğunu bildiğini savlar ve buna göre iyinin yapılmasını kötünün yapılmamasını emreder. Yani kural koyucu (normatif) bir özellik gösterirler. Uyulmadığında yaptırımlara sahiptirler ve bireyleri kendisine uymaya zorlarlar. Kısacası “ahlak” bir toplumda kendisine uymaya zorlayan kurallar bütününü ifade ederken, “etik” varolan bu kuralları sorgulama etkinliğini ifade etmektedir.
Ahlak, felsefenin de önemli konularından biri olmuştur. Ahlak felsefesi için diğer felsefelere oranla yatay bir felsefe alanı diyebiliriz. Örneğin siyaset felsefesi de bilim felsefesi de içerisinde ahlak ve etik kavramlarını barındırmaktadır. Filozofların ahlak konusunda tartıştıkları önemli bir mesele vardır. Evrensel ahlakın var olup olamayacağı meselesi. Ahlakın bireysel olup, evrensel bir ahlak yasasının var olamayacağını iddia edenler olduğu gibi evrensel ahlak yasasının objektif ve subjektif temelllerle var olabileceğini savunan akımlar ve filozoflar da vardır.
     Evrensel Ahlak Yasasının Varlığını Kabul Etmeyen Görüşler;  Hedonistler, Utilitaristler ( faydacılar), Egoistler, Anarşistler, Nihilistler Ve Var Oluşçulardır. Hedonistler için iyi haz veren şeydir, haz vermiyorsa bir şey şayet, kötüdür. Haz veren şeylerin de kişiden kişiye değiştiğini düşünürsek, evrensel bir ahlak yasası olamaz. Egoistler, bildiğimiz anlamda bencildirler. “Başkalarının mutluluğunu gözetme”, “toplumun refahı için eyleme” ya da “başkası için yaşama” türünden yaşam reçetelerini yadsıyıp tek doğru ve anlamlı yaşam reçetesinin “ben ya da kendi için yaşama” olduğunu öne süren öğretidir. Anarşistler insanların özünde iyi olduklarını, kontrol ve baskılarla kötü bireyler haline geldiklerini savunurlar. Başta devlet olmak üzere tüm baskıcı kurumların ortadan kalkması bireyi özüne döndürecektir. Nihilistlere göre yapılması gereken; insanlığı ahlaktan kurtarmaktır. İnsan doğasına yaraşan, güçlü, korkusuz, acımasız olmaktır. Oysa tüm ahlaklar insanın güdülerini köreltir, onu pasifliğe yöneltir. Varoluşçuluk ise, hayatın anlamının izini süren ve bireyin değerinin ne olduğunu anlamaya çalışan bir felsefi akımdır. Sartre’a göre insan insanlığını kendisi yapar, değerlerini kendisi yaratır, yolunu kendisi seçer. Bu nedenle seçiminde tek başınadır ve sorumluluklar da kendisinindir. Son olarak Faydacılık ise etikte bir eylemin doğruluğunu etkilediği kişilere getirdiği mutlulukla ölçen görüştür. Utilitarizm öğretisine göre ahlakın ölçütü yarardır. En üstün iyi yarardır ve iyiyi kötüden ayırmak için yararlı olup olmadığına bakılmalıdır. Utilitarizm herhangi bir eylemin yalnızca o eylemde bulunan kişiye değil herkese yarar sağlanmasını doğruluk ölçütü olarak alır.
FAYDACILIK VE SOSYAL POLİTİKA
Felsefi, iktisadi veya sosyolojik düşünce tarihinin en klasik versiyonlarına göre, faydacılık Jeremy Bentham ve şakirtlerinin, özellikle John Stuart Mill'in savunduğu doktrindir. Alain Caillé’e göre; Bu doktrin iki fikre dayanır: Bireyler sadece kendi mutluluklarını akılcı ve hesaplanabilir biçimde azamileştirmeyle ilgilenirler; adil olanın yegâne akılcı kriteri, en fazla kişinin en fazla mutluluğunun nesnel olarak üretilmesidir. Adil olan, sonuç olarak toplumsal olarak arzulanır olan kural ve kurumlar bu kriter tarafından belirlenir. Bu doktrin, 19. yüzyılın büyük doktriniydi. Başta Marksist ve sosyalist akımlar olmak üzere, dönemin tüm felsefi ve siyasal akımları bu doktrinle ilgili bir tavır geliştirdiler. Anglosakson ülkelerde bugüne kadar, örneğin John Rawls'a kadar, farklı biçimler altında, siyasal ve ahlaki felsefenin temel doktrini oldu.
Faydacılıkla ekonomizm arasındaki ilişkiden bahsetmemek doğru olmaz. Caillé bu konuyu şu şekilde ifade etmiştir. ‘’Ekonomi politik, iktisat bilimi, insanların sadece kendi mutluluklarını aradıkları varsayımını en uç analitik sonuçlarına taşımış olan disiplinlerdir. Aziz Augustin, bu yaklaşımı eleştirmek için, bunun herkesin sadece ve sadece 'en ucuza alıp, en pahalıya satma' ateşiyle tutuştuğunu varsaymak demek olduğunu çok erken dile getirmişti. Ekonomizm, her şeyi bir maliyet/yarar hesabına indirger ve bu anlamda faydacı dünya görüşünün en mükemmel, en katıksız ifadesini temsil eder’’. 
Sosyal politika ile faydacı anlayışın ortak noktası aslında yukarıda bahsettiğim gibi devlet ile vatandaşlar arasındaki fayda ilişkisine dayanmaktadır. Devletin her şeyi en ucuza alıp, en pahalıya satma ateşidir bu bir bakıma. Gelişmekte olan ülkelerde iktidarlar, bir çeşit bahşetme olarak algıladıkları sosyal politikaları seçim öncesi istihdam yaratmak olarak uygularlar örneğin. Yardımlar belli dönemlerde ve mutlaka oy almak üzere kurgulanarak yapılır. Asıl amaç oy almaktır. Kadınlar üzerinde öyle çok politikalar, kadınlara yönelik öyle çok projeler, kadınlar için öyle çok faaliyetler yaparlar ki; her gün öldürülen, tecavüz edilen, babalarından, kocalarından, patronlarından duygusal şiddet gören kadınların sayısı biraz daha artarken, onlar alkışlar arasında kadınlara yönelik yeni bir politika tedbirini açıklarlar. Sonra kadınlar şiddete, bürokratlar işlerine geri dönerler. Önleyici faaliyet diye bir şey yoktur, taraf olunan sözleşmeler de iç hukukun boyunduruğu altında erir giderler. Koruyucu  faaliyet mi dediniz, çocuğun üstün yararı mı dendiniz?  Bir çocuk sanayide, ağır ve tehlikeli işlerde bal gibi çalışır örneğin. Çocuğun üstün yararı da nedir ki? Eğer ölmezse sorun yoktur, peki ya ölürse, ölürse de sorun yoktur. Tüm kanunlar kâğıtlar üzerinde adaleti yansıtmaktadır. Mahkemelerde sorun yoktur. Lakin hâkimler kadar, küçük çocukları ağır ve tehlikeli işlerde çalıştıran işletme sahipleri de etikten oldukça uzaktırlar. Tabiri caiz ise devletin ucuza ‘’getirdiği’’ şey insan hayatıdır. Ve en pahalı şeydir, onurlu bir ölüm, devletin sattığı. Faydacı bir düzlemde bu örnekte, sosyal politikalar eceli ile ölmesidir insanın. Bir iş kazasından, sokaklardaki tehlikeli çukurlardan, sağlık hizmetlerine ulaşamamaktan, maganda kurşununa denk gelmemekten, bir eylem sırasında öldürülmekten bir şekilde kurtulmuşsanız, yaşamışsanız yani epey bir vakit, faydacı ahlaka göre devletin size, sizin devlete yararınız dokunmuştur. Saçma sapan bir şey yüzünden ölmediğiniz için mutlusunuzdur, devlet de sizin o saçma sapan nedenlerden ötürü ölen biri olmadığınız için mutludur. Sosyal politika açısından durum budur!
Kadın ve Çocuk üzerinden verdiğim bu örnek, 2015 yılı Türkiye’sinin örneğini teşkil ederken, gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda ortak noktalar barındırmaktadır. Eril ve norm koyucu iktidarlar, şiddet yanlısı tavırlarını fiziksel ve duygusal şiddet fark etmeksizin kadınlar, çocuklar, kırılgan gruplar üzerinde politikalandıracaktırlar. Peki ya Kapitalizm, Neo-liberal politikalar, küreselleşme? Hayır hayır, bunlar gelişmiş ülkelerin sorunlarıdır.  


KANT AHLAKI VE SOSYAL POLİTİKA
Gelişmiş ülkelerde durum nasıl peki? Diye sorabilirsiniz. Gelişmiş ülkelerde de temelde aynı, uygulamada farklı sorunlar vardır. Bu sorunları da Kant Ahlakı üzerinden tartışalım ve teorik etik biliminin eski yunanda ortaya çıktığını unutmadan ortaçağa doğru bir adım atalım.
Ortaçağ sonrasındaki aydınlanma çağında Hobbes ile başlayan yeni bir etik biliminden bahsedebiliriz. Lakin Modern Etiğin babası Thomas Hobbes olarak bilinmektedir. Bu etik öğretisinin iki mantıksal yöntemi vardır; eleştiri ve kıyaslama.  Kendisi de bir İngiliz olan Hobbes’tan hemen sonra İngiliz ve Alman etik öğretilerinin farklılaşmaktadır. 19. Yüzyıldan itibaren İngilizler içgüdüsel (intuitionist) ve doğaya dayalı (naturalist) akımları benimserken, Alman filozofların Kantien etiği geliştirdiklerini izlemek mümkündür. Immanuel Kant tarafından ortaya konan bu güçlü etik akımı, günümüzde de geçerlidir. Karşıtı ise faydacı (utilitarian) etik düşüncesidir. Halen de çarpışan bu iki farklı teori, 19. Yüzyıl boyunca Avrupa’da çok ciddi tartışmalara yol açmıştır. Hala da yol açmaktadır.
Immanuel Kant (1724-1804) ise çağdaş etiğin en önemli ismidir. Hem içgüdücülerin hem de naturalistlerin okuluna dâhildir. Davranışların motivasyonunu belirleyen “görev” ve “kendini sevme” kavramlarının ayrımını getirmiştir. Kant’a göre mutlak iyi “iyi” niyettir. Bu aklı başında olan herkesin her koşulda ve sadece “iyi niyetli olma” adına yapması gerekli olan şeydir. Bu davranış prensibi kişinin sahip olduğu bir prensiptir ve kanunlarla getirilmez. Çünkü kanunlar kişiden bağımsızdır.
‘’Davranışlarımızın ahlaki olup olmadığını o davranışların motivasyonu belirler; davranışların sonuçları değil’’
Bu önerme Kant’ın öğretisinin de ana temasıdır. Davranışların iyi olup olmadığını sonuçların iyi olup olmadığının belirlediğini söylemesi, onu, “sonuca bakarak davranışları yapıp yapmamaya karar vermeye yönelelim” düşüncesinden ibaret olan “faydacı=utilitaryen” düşünceden tamamen ayırmıştır.
Yukarıda bahsettiğim üzere, Kant’a göre mutlak iyinin “iyi” niyet olması ve sadece iyi niyetli olma motivasyonu ile yapılmış olması gereksinimi, gelişmiş ülkelerdeki Kant Ahlakını değil, Kant ahlakı seviciliğini ortaya koymaktadır. Bu çirkin tabirin elbette Kantın ahlak anlayışına olan bakışımla hiçbir alakası yoktur. Bilakis mutlak iyiliğin kemaline mazruf olduğunu düşünmekteyim ben de. Burada kastettiğim Kant’ın altını çizdiği mutlak iyinin, gelişmiş ülkelerde var olamayacağıdır. Gelişmiş ülkeler iyilik yaparken iyi niyetle yapmazlar. İyi niyetle yapmadıkları için gelişmişlerdir hatta.
Örneğin sömürge hiçbir iyi niyet barındıramaz içerisinde. Sömürgecilikle ekonomik ve siyasal egemenlikleri altına aldıkları ülkelerin vatandaşlarına iş, aş, özgürlük veren ülkeler, sundukları bu harika şeylerle esasında yaptıkları mutlak kötülüğü inandıramazlar bana. Göçmenlere sundukları mutlu yaşam, onları artık ülkelerinde sömürmeyip kendi ülkelerinde paspas sildiren, ikinci sınıf vatandaş oldukları sık sık hissettirilen insanlar için bir lütuf mudur? Hayır değildir. Sevgili Emrah Akbaş hocamızın hep dile getirdiği göçmenler örneği.  Göçmenlere belirli mahallelerde bedava, ya da oldukça düşük ücretlere ev veren hükümetler, aslında mutlak iyi niyetliler midir, yoksa kendi vatandaşlarını göçmenlerden korumak, göçmenlerin yaşadıkları yerlerin sınırlarını çizmek için mi yaparlar bunu? Göçmenlerin örgütlenmesine izin vermek, onları denetlemek için midir, yoksa gerçekten özgürleştirmek için mi?
Gelişmiş ülkeler… Kapitalizmin vahşi doğasının her mevsimde iklimleştiği coğrafyalardır. Nordik modeli diyebilirsiniz hemen, o kadar da kapitalist değil. Evet o kadar da kapitalist değil, ama model  yüksek kâr amacına endeksli kapitalist ekonomilerin aksine özel girişimler de dahil tüm çalışanların milli servetin artırılması amacı için çalışmasını öngörür. Niyeti kişinin refahı değildir, niyetiymiş gibi gösterdiği kişinin refahıdır, ve bu manipülasyonu ile özünde mutlak iyi değildir. Kant ahlakına tamamen uzaktır o da. Geri kalan kapitalist sistemlere baktığımızda, sosyal politika ile olan ilişkisi gene bir iktidar ve grup ilişkisidir. Kant ahlakı sevicisi anlayış kapitalizmin sonucudur. Kapitalist sistemde insan sorun çıkarmamalı, çıkarırsa devlet bu sorunları ıslah etmelidir. Hapishaneler, okullar, ceza evleri, tımarhaneler (  bu binaların her biri tabelalar olmasa dışarıdan bakıldığında ayırt edilemezler), insanları ıslah etmek içindir. İyi vatandaş, sorunsuz insanı şekillendirmek içindir. Bir çan eğrisi olduğunu düşünürsek, normal insanlar çizgide, normal olmayan insanlar çizginin dışarısındadır. Normal olmayanlar ise eşcinseller, suçlular, katiller, isyankârlar, azınlıklar, farklı dine mensup vatandaşlar,  göçmenler vb. gruplardır.  İşte bu insanlar ıslah edilmeli ve ‘’normal’’ insanlar olmalıdırlar. Gelişmemiş ülkelerde toplum içerisinde büyük bir sorun olan bu gruplar, gelişmiş ülkelerde saygıyla sevgiyle iyilikle güzellikle karşılanırlar. Bunun nedeni sorun istemeyen kapitalist sistemlerdir. Sorun demek iş gücü kaybı demektir, sorun demek üretime sekte vurulması demektir, sorun demek tüketimin azalması demektir. Ve bunların hepsi kapitalizmin beslediği olgulardır.
İşçi hakları meselesi örneğin. Gelişmiş ülkelerde sistemler her bir işçinin güvenliğini, yaşam hakkını azami ölçüde garantiye almak zorundadır. Her bir işçi değerlidir, önemlidir, yasal hakları sonuna kadar verilmelidir. Ancak Cahit Talas hocamızın belirttiği üzere, sosyal risklere karşı bir sosyal güvence mekanizması oluşturulması kapitalizmin kendiliğinden ürettiği bir çözüm olmamıştır. Bu, büyük ölçüde kapitalizmin ortaya çıkarttığı işçileşme ile birlikte emek gücünü satamama riskleri karşısında işçilerin, var kalabilmek için sınıfsal olarak yürüttükleri mücadeleler ile gerçekleşmiştir. Diğer bir deyişle, sosyal politikaların temelini de oluşturan sosyal güvence mekanizmaları, işçi sınıfının kapitalist sistemin çelişkili ve çarpık yapısına karşı yürüttüğü yaşamda kalabilme mücadelesinin ürünü olarak kazanılmış bir sosyal hak niteliğindedir.
Yani mutlak iyilik işçilere verilen haklar değildir. Var olan kapitalizmin emek gücünü rehabilite etmesi ve daha çok iş gücünden faydalanabilmek adına ‘’ iyi ‘’ emek gücü yaratmasıdır. Oysa sosyal politika işçinin haklarını işverene karşı korumak için ortaya çıkmıştır. Lakin geldiğimiz noktada, işverenin işçiden azami oranda faydalanabilmesi için işçiye bahşettiği güvencedir. Sosyal, ekonomik, yasal güvencedir. Ve kesin olan bir şey vardır ki, o da işverenin bunu kendiliğinden yapmış olmadığıdır. Üretimin kalitesini arttırmak, insan kaynağı sorunu ile uğraşmamak ve işgücünden maksimum fayda sağlamaktır.
 Bu niyetlerin Kant Ahlakında bahsi geçen mutlak iyi ile kendiliğinden iyi ile hiçbir bağlantısı olmadığı açıktır.
Devlet ve gruplar arasındaki anlaşmaların formüllerini belirlemekten öteye gitmeyen sosyal politikanın, devlet nezdinde faydacı ahlak sahibi olması dışında, devlet ve insanlar arasında bir ahlaksızlık ve çıkar ilişkisinden başka bir şekilde var olmadığı açıktır. Sosyal politika devlet ilişkisi var olduğu sürece ahlakın hemen hiçbir akımına konu olamayacaktır.
Bu bağlamda sosyal politika kavramı gelişmemiş ülkelerde devlet nezdinde faydacılık ahlakı ve gelişmiş ülkelerde Kant Ahlakı seviciliği şeklinde tezahür etmektedir. Fakat asla Kant ahlakının ruhunu yakalayamamaktadır.


22 Nisan 2015 Çarşamba

Küreselleşme Sürecinde Sosyal Politika

    
Abdülkadir Şenkal tarafından kaleme alınan ‘’ Küreselleşme Sürecinde Sosyal Politika ‘’ adlı eser, sosyal politikanın tarihsel ve bilimsel sürecini; Ortaya çıkış, gelişme, politik değişim ve küreselleşme ile evrimleşmiş halini anlamak açısından detaylıca anlatan bir kitap.
Sosyal politikanın neredeyse tarih kadar eski olduğunu, insan var olduğundan beri var olduğunu konuştuğumuz dost sohbetlerinin aksine,  sosyal politika kavramının başlangıç noktasının Sanayi Devrimi olduğunu anlamamıza yardımcı olan kitap, Charles Dickens tarafından yazılmış olan İki Şehrin Hikayesinin şahane dizelerinden olan ‘’ Çağların hem en iyisi, ve hem de en kötüsüydü aynı zamanda, bilgelik, çılgınlık çağıydı’’ diye başlamakta ve ilk bölümünde bir bilim dalı olarak sosyal politika kavramı tartışılmaktadır.
Her birimizin az çok bildiği Sanayi devrimini gerek sosyal politikanın doğuşu gerekse dönemin toplumsal değişimi açısından daha detaylı  anlamak için kavramamız gereken önemli tarihleri bu kitapta bulmak mümkün. Söz konusu tarihler,
1601’de kadın , erkek, hasta ve yaşlılara yardım yapılmasını öngören yoksulluk yasası ve 1782 de tüm muhtaçları kapsayan bir yoksulluk yasası olan Gilbert yasası,
1791 yılında , Paristeki işçilerin ücretlerinde asgari bir limit talepleri ile ortaya çıkan 1795 yürürlüğe giren Le Chapliner yasası,
1810’da yürürlüğe giren ve halk arasında  Napolyon yasası olarak bilinen ceza yasası,
1870’de  8 saatlik çalışma düzenlemesi getiren birleşme ve koalisyon yasası,
1873’de pek çok sosyal politikanın oluşmasını sağlayan ve Almanya’da kurulmuş olan  Sosyal Politika Birliği Derneği,
1893 yılında Yeni Zelanda’da kadınlara oy verme  hakkının verilmesi,
1929 yılında gerçekleşen büyük bunalım,
1935 yılında Amerika’da sosyal güvenlik yasasının oluşturulması,
1942 yılında Beveridge planı ve uygulamaları ‘dır.

Tarihsel gelişimin detaylı anlatımından sonra sosyal politikanın temel amaçları ve hedefleri dahilinde düzenlemeyi amaçladığı gelir dağılımı, sosyal refah, sosyal barış, sosyal vatandaşlık ve  sosyal adalet adalet konuları tartışılmıştır.
Devletin sosyal politikadaki 3 temel rolü olduğunun tespitini yapan yazar, bu 3 temel rolü, finansman sağlayıcı, bizzat yardımları ve hizmetleri sunan aktör ve sosyal politika sistemlerini veya uygulamalarını düzenlemek suretiyle sisteme dahil olan aktör olarak belirlemiştir. Küreselleşme ve neoliberal ekonomi politikalarında devlet ve sosyal politika ilişkisi incelendiğinde ise, hemen hemen her tür yaklaşım ve ekonomide devletin sosyal yardımlarda bulunması öngörülmüştür. Çünkü sosyal hayatın sağlıklı işleyişi devlet müdahalesi gerektirmektedir.
Devlet, toplum ve birey üçgeninde ise, söz konusu bu aktörlerin birbirleri ile olan ilişkisinin bozulması durumunda  krizlere ve sosyal sorunlara yol açacağı gerekçesi birey-devlet ilişkisi her zaman büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle ,Sosyal politika açısında bireyin toplumla uyum içerisinde yaşaması önemlidir, toplumda çıkacak aşırı davranışlar kontrol altına alınmalı, uyum göstermeyen bireyler ise uyumlu hale getirilmelidir.
Sosyal sorunları çözmek konusunda sosyal politikanın farklı yaklaşımları olmasına rağmen, baş aktör her zaman devlettir. Sorunları çözmeye yönelik yaklaşımlarda kullanılan araçlar ise, kamu müdahalesi, sivil toplum örgütleri, uluslararası kuruluşlar şeklinde sıralanmaktadır.
Sosyal risk yönetiminde bahsettiğimizde sosyal politikanın bireylere ne kadar indirgendiğini görüyoruz. Yazarın sürekli üzerinde durduğu küreselleşme neoliberal ekonomi politikaları bireyselliği arttırmış, sanayi devriminde gördüğümüz sosyal politika uygulamalarında da artık farklılıklara ihtiyaç doğurmuştur. Artık birey, çok önemlidir. Bireyin refahı, konut, yiyeceğe ulaşma ve sağlık hizmetleri yoluyla mutlak suretle karşılanmalıdır.
Ahlaki boyutuyla sosyal politika olgusunu tartışan yazar, sosyal politikanın ortaya çıkışında etik değerlerin önemli bir katkısı olduğu varsaymaktadır. Bütün dinlerde var olan yardımlaşma ve toplumlarda bulunan grup ahlakının etkilerinden bahsederken, sosyal adalet ve sosyal dayanışmanın da o denli artacağından bahsetmektedir.
Kitabın bu bölümüne kadar aktarılan tarihsel bilgiler bilgilendirici bir okuma sağlarken  tam bu noktada, sormak gereken bazı sorular doğurmuştur.
İnsan kötülüğünden, insana özgü biriktirme hırsından, insanın insana yaptığı zulüm ve haksızlıktan doğan devrimlerin, ölümlerin, savaşların, bunalımların sonucu bugün bir disiplin olarak karşımızda duran sosyal politikanın, her türlü aşırılığa karşı durarak toplumun istediği gibi insan yetiştirmeyi kendisine amaç edinen sosyal politikanın, durdurulamayan bir aşırılık olduğunda adam öldürmeyi bile kanun ve mevzuatlarla düzenleme yetkisini elinde bulunduran sosyal politikanın, grup ahlakı arttıkça daha sevimli görünmesi!
Grup ahlakı, bir dizi grup ahlaksızlığının sonucu gelir dağılımı farklılıkları  ve sosyal eşitsizlik nedeni ile  açlıktan ölen insanların bulunduğu ülkelerin politikalarında, genellikle maden, altın, kömür, petrol ararken görülüyor gibi bu günlerde…AB, ILO, Dünya Bankası kimlikleriyle….
                                                                                    Küreselleşme Sürecinde Sosyal Politika Kitabı Özet Çalışma